28 Temmuz 2015 Salı

Top

Çinlilerin topu deridendi ve ketenle doldurulmuştu. Firavunlar zamanında Mısırlılar onu samanla ve tohum kabuklarıyla doldurup renkli kumaşlarla kapladılar. Yunanlar ve Romalılar şişirilmiş ve dikilmiş öküz mesanesi kullanıyorlardı. Ortaçağ ve Rönesans dönemlerinde Avrupalılar at yelesi doldurulmuş oval bir top kullanıyorlardı. Amerika'da kauçuktan yapılan top, hiçbir yerde olamayacağı kadar sıçrama kabiliyetine sahip oldu. Saray tarihçileri Hernan Cortes'in bir Meksika topunu fırlattığını ve topun İmparator Carlos'un fal taşı gibi açılan gözlerinin önünde çok yükseklere çıktığını anlatıyorlar.
Şişirilmiş, deri kaplı lastik top, Kuzey Amerika'nın Connecticut eyaletinden Charles Goodyear'ın yeteneği sayesinde geçtiğimiz yüzyılın ortalarına doğru doğdu ve Cordobalı üç Arjantinli olan Tossolini, Valbonesi ve Polo'nun yetenekleri sayesinde yanında yarığı olmayan top oluştu. Onlar, subaplı ve enjektörlü pompa ile şişirilebilen topu icat ettiler. Böylelikle, 1938 Dünya Kupası'ndan beri, topun şişirildiği geniş yarığın üzerine sarılı iplerin verdiği acıyı duymadan, topa kafa vurma imkanı doğmuş oldu.

Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol kitabından...

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Röveşata

Ramon Unzaga, bu hareketi Şili'nin liman kentlerinden Talcahuano'nun stadında icat etti. Bu hareketi, sırtı yere dönük, ayaklarıyla havada bir makas hareketi yaparak ve topu arkaya doğru vurarak gerçekleştirdi.
Birkaç yıl sonra 1927'de Colo Colo kulübü Avrupa'ya gittiğinde ve santrfor David Arellano İspanya statlarında hareketi gösterdiğinde bu akrobatik harekete röveşata adı verildi. İspanyol gazeteciler daha önce görülmemiş bu muhteşem sıçrayışı övgüyle karşıladılar ve onu bu adla vaftiz ettiler; çünkü bu hareket de, çilek ve marinera gibi Şili'de icat edilmişti.
Havada uçarak atılan birçok golden sonra, Arellano o yıl Valladolid Stadyumu'nda bir savunma oyuncusuyla çarpışması sonucunda öldü.

Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol kitabından...

Greenwich Village

Beyaz insanlar, adı daha sonra Manhattan olacak adayı ilk kez 1524 yılının nisan ayında gördüler. Tam tamına elli kişiydiler. Atlantik’i aştıkları geminin kaptanının adı Giovanni da Verrazano’ydu. Bugün New York’un en büyük köprülerinden bir tanesi olan Verrazano Bridge, bu ismi edebileştirmiş durumdadır. Bu adamları taşıyan gemi, bugün Battery Park olarak bilinen ve turistlerin ilerideki Özgürlük Heykeli’ni seyretmek amacıyla dolaştıkları parka yakın bir yere demir attı.
Demir atar atmaz da, ufukta sayıları otuza yaklaşan sandal gözüktü. Yerliler gelenlerin kim olduğunu anlamak için hızla gemiye yaklaşıyorlardı. Düşmanca bir tavırları yoktu, sadece çok meraklıydılar. Verrazano onları görür görmez karaya çıkmaya hazırlanan adamlarına “Demir alın!” talimatını verdi. Manhattan adasını ilk gören beyazlar ne yazık ki, adaya daha ayak basamadan oradan uzaklaştılar.
Daha sonra ele geçirilen hatıra defterlerine göre adadan akıllarına kalan şey, müthiş güzel bir çiçek kokusu ve harika bir yeşillikti.
İnsanlar alışkanlıklarına bağlıdırlar ya, bu yeni adanın keşfedildiği haberi Avrupa’da yayılır yayılmaz, birbiri ardına gemiler gelmeye başladı. Hepsi ilk geminin demir attığı bölgede seyahatlerine son verdiler.
Böylece New York’ta ilk şehir bugün World Trade Center’dan doğuya bir düz çizgi çektiğinizde, bunun güneyinde kalan bölümde kuruldu.
Hollandalılar, İtalyanlar ve İrlandalılar hep bu bölgeye sıkıştılar. Avrupa’daki savaşların mikro ölçeği hep bu dar alanda yaşandı. Bu çizginin kuzeyinde ise, içi yerliler ve vahşi hayvanlarla dolu olan bir orman vardı.
Bugün Wall Street diye bilinen bölgede, nüfus yoğunluğu nedeniyle o kadar çok salgın hastalık yaşanırdı ki, zenginler ve güçlü insanlar salgın durumunda kaçmak için kendilerine uzakta, ormanın içinde ev yaptırmışlardı.
Bugün Greenwich Village olarak bilinen ve 1970’li yıllarda Amerika’da bohem hayatın merkezi olan bölge, işte ilk kez böyle kuruldu.
 
Serdar Turgut'un New York kitabından..

3 Mayıs 2015 Pazar

Neyzen Tevfik

Neyzen Tevfik adını ilk duymam üniversite yıllarında İzmir Karşıyaka'da gittiğim bir meyhanede duvarda asılı "Be Hey Dürzü" şiirine rastlar. Şiirin çok sonraları Neyzen'e ait olmadığını, ona atfedildiğini öğrenmeme rağmen, duvarda bu şiiri okuduktan sonra Neyzen'in kim olduğunu merak etmeye başlamıştım. Daha sonraları Mina Urgan'ın "Bir Dinozorun Anıları" kitabında Neyzen'le ilgili bir pasajı okuduktan sonra kendisiyle ilgili bir nebze de olsa bilgi edindim. Ancak tam anlamıyla hayat hikayesini öğrenmem geçen hafta okuduğum Hıfzı Topuz'un "Çılgın ve Özgür" kitabıyla oldu. İlk önce Mina Urgan'ın kitabından Neyzen'le ilgili bölümü paylaşmak istiyorum:

Doğal çevremle, yani bohem sanatçılar ve solcu aydınlarla hiçbir ilişkisi olmadığından, Neyzen Tevfik'i, üniversite öğrencisiyken, salt bir rastlantı sonucu tanıdım. Yağmurlu bir kış günü, her zaman olduğu gibi, Eminefendi'ye gidemeyeceğim için, Şehzadebaşı'nda öğleyin sandviçlerimi yiyebilecek bir kahvehane arıyordum. Bir de baktım, Yavrunun Çayhanesi adını taşıyan, içine ancak üç dört masa sığabilecek küçücük bir yer. Gençliğimde bile sayısı azalan, artık tümüyle yok olan gerçek bir çayhaneydi bu. Kahve, gazoz filan değil, ancak çay içebilirdiniz orada. Çayı da çok güzeldi.

Yaşlı başlı sahibine neden "Yavru" denildiğini hiçbir zaman öğrenemediğim çayhaneye oturduktan birkaç dakika sonra, içeriye bir ihtiyar girdi. Hem meteliksiz olduğu, hem de kılık kıyafetine metelik vermediği, her halinden belliydi. Sırtında eski bir mintan, bunun üstünde bir çeşit hırka; başına şimdiki dincilerinkine hiç benzemeyen acayip bir takke geçirmişti. Elinde, kılıfa geçirilmiş sopaya benzeyen bir şey tutuyordu. 1879'da Bodrum'da doğduğunu; daha çocukken "limon almaya bakkala gidiyorum" diyerek evden çıktığını; oralara bir daha hiç geri dönmediğini daha sonraları öğrendim. Demek onu tanıdığım sırada sadece altmış yaşlarındaydı. Ama ancak yüz yaşında bir adamda görülebilecek kırışıklar vardı yüzünde ve bu kırışıklar aklın alamayacağı kadar ilginç çizgiler oluşturuyordu. Ona bakan bir desen ustasının böyle çizgilere dayanabilmesinin yolu yoktu. Nitekim, Abidin Dino, Neyzen Tevfik ile karşılaşır karşılaşmaz, istekten neredeyse titreyerek, dakikasında bir kağıt kalem kapar, Neyzen'in yüzündeki çizgilere çizmeye başlardı. Aliye Berger'in de aynı isteği duyduğunu, hem ağabeyi Cevat Şakir'in, hem de Neyzen'in portresini çizdiği bir gravürden anladım.

Daha kim olduğunu bilmediğim, ama gözümü yüzünden ayıramadığım adam, çayhane sahibine bir şey anlatıyordu. Anlattığı, basitin basiti bir durumdu: Sabahleyin, kömür sobası tütmüş, odaya duman dolmuş, sobayı bir türlü yakamamış. Gelgelelim, kısık sesiyle bunu öyle bir biçimde anlatıyordu ki bu sıradan aksilik bir Sophokles tregedyasına dönüşüyor, onu dinlerken gözyaşlarımı zor tutuyordum.

Adam bana baktı; bir süre sustu. Sonra kılıcını kınından çekercesine, neyini kılıfından çekti. İşte o zaman anladım onun Neyzen Tevfik olduğunu. İnanılmaz güzellikte bir müzik yayıldı Yavrunun küçücük çayhanesine. Radyoda ney dinlemiştim ara sıra; ama onun neyinden çıkan ses bambaşkaydı.Neyzen neyini kılıfına koyarken, benim dilim tutulmuştu, büyülenmiştim sanki. Sonunda, kekeleyerek, "kimin parçası bu?" diye sorabildim. "Bir ere aşık olup, Kanuni Sultan Süleyman'ın ordusunun peşinden Viyana kapılarına kadar giden ve orada ölen bir kadının" dedi Neyzen. Hoşuma gideceğini bildiğinden, bu trajik öyküyü hemen o sırada uydurmuştu. Viyana kapılarına kadar giden kadının değil, Neyzen'in çoğu parçaları gibi bu da kendi doğaçlaması olduğunu daha sonraları anladım. Çünkü Neyzen, genellikle başkalarının müziğini değil, ancak kendi müziğini üflerdi neyine.

Neyzen Tevfik'in nasıl geçindiği, nasıl yaşadığı, nerede barındığı konusunda hiçbir zaman kesin bir bilgim olmadı. Ancak şundan bundan birçok şey duymuştum: "Kendi sürünmek istediği için sürünüyor" diyorlardı. "Radyodan ona bir maaş bağlanabilirdi. Bal gibi geçinebilirdi. Ne olacak, adam alkolik zaten" diyorlardı. Alkolik olmasa da, bu Bektaşi dervişinin hiçbir kurumun isteklerine boyun eğmeyeceğini; ancak kendi canı isteyince neyini üfleyeceğini bilmiyorlardı.

Kaldı ki, Neyzen Tevfik alkolik değil, tıpkı Edgar Alan Poe gibi dipsomandı. Alkolik, normal yaşamını sürdürebilmek; örneğin yıkanıp, giyinip, işine gidebilmek için, bir miktar alkol almak gereksinimi duyan kişidir. Sabahtan başlayıp, bütün gün içer. Ne var ki, ölçüyü kaçırmazsa, fazla içmezse, çalışma yaşamını az çok sürdürebilir. Dipsomanların durumu ise, alkoliklerinkinden beterdir. Dipsomanlar, haftalarca, kimi zaman aylarca hiç alkol almazlar. Sonra durup dururken içki nöbeti başlar. Hiç ara vermeden çılgınca ölesiye içerler. Bu alkol delirmesi, genellikle bir "fugue" yani bir kaçışla sonuçlanır. Adamı evinden kilometrelerce uzakta, bilinçsiz bir durumda bulurlar. Örneğin, Beyoğlu'nda oturan biri, Şile yolunda bir hendekte bulunur.

Neyzen Tevfik, dipsomania nöbetinin başlayabileceğini bazen önceden sezerdi. Bana anlattığına göre, iradesini kullanır, kendi isteğiyle Bakırköy Akıl Hastanesine gider, "başlayacak, beni hemen kapatın" derdi ağlayarak. Hastanede onu kaç kez görmeye gittim. Bir kral muamelesi görürdü orada. Ona özel bir oda verilirdi, her isteği yerine getirilirdi. "Berber gelsin" derdi; berber hemen gelirdi. "Başhekim gelsin" derdi; Başhekim Dr. Fahri Celal hemen gelirdi.

******

Neyzen'i tanıdıktan sonra, Yavrunun Çayhanesine dadandım. Öğleyin arkadaşlarımla birlikte Eminefendi kahvesine ya da başka bir yere gideceğime, onları atlatır, doğru oraya koşardım. Neyzen bazen gelir, bazen gelmez, bazen konuşur, bazen susar, bazen de ney üflerdi. Arkadaşlarım benim Şehzadebaşı'nın bir batakhanesinde (buna fransızca olarak "le-bas-fonds de Şehzadebaşı" diyorlardı) herkesten gizlenmesi gereken tehlikeli bir aşk serüveni yaşadığım kanısına varmışlar; bu sırrı çözebilmek için, beni izlemeye karar vermişler.

Bir öğle vakti, Yavrunun Çayhanesine girer girmez, kızların ikisi peşimden oraya daldılar. Bizim çok alafranga Fransız Edebiyatı bölümünün en alafranga iki kızıydı bunlar. Onların hemen arkasından Neyzen gelince, fena halde telaşlandım. Neyzen, çok alıngan, müthiş öfkelenen, öfkelenince de çok kırıcı olabilen bir insandı. Arkadaşlarım onu kızdıracak bir şey söyleyecekler diye ödüm kopuyordu. Nitekim korktuğum oldu. Neyzen Tevfik diye bir fenomenden hiç haberleri olmadığından, ona kim olduğunu sordular."Neyzen" sözcüğünün ne anlama geldiğini öğrenince de "bize ney çal öyleyse" dediler. Neyzen'in onların canına okuyacağını sanıp, fenalıklar geçirdim. Oysa büyük bir sükunet içinde, "ney çalınmaz, ney üflenir" dedi. Sonra neyini kılıfından çıkardı, üflemeye başladı. Ben büyülenmiş dinlerken, arkamdan hafif hıçkırık seslerinin geldiğinin farkına vardım: Böyle bir müziği ömürlerinde ilk kez duyan iki alafranga kız, birbirlerine sarılmış, hüngür hüngür ağlıyorlardı.

27 Eylül 2014 Cumartesi

James Bond

James Bond ile ilgili ilk yazımı Ağustos 2008'de Skyfall filmi çekilmeden önce yazmıştım. Bugün The Economist'te James Bond'u oynayan 6 kişinin film başına öldürdüğü kişi sayısını, içtiği Martini sayısını ve birlikte olduğu kadın sayısını gösteren bir tablo gördüm. İlgimi çektiği için paylaşmak istedim.

11 Eylül 2014 Perşembe

Kemal Sunal


"Ertem abi rolleri dağıttı. Sen bunu yap, sen bunu... Sıra Kemal'e geldi, roller bitti. Sen de gül dedi. Kemal güldü, Türkiye güldü."
Halit Akçatepe

24 Ağustos 2014 Pazar

Robert De Niro - Martin Scorsese


Robert De Niro ve Martin Scorsese ile ilgili ilk olarak blogda Nisan 2009'da Joe Pesci ile birlikte iyi bir mafya filmi için yanınıza almanız gereken 3 şey diye yazmıştım. Robert De Niro ve Martin Scorsese'nin yolları kariyerleri boyunca sekiz defa kesişti. Birlikte çektikleri filmlerin listesini aşağıda bulabilirsiniz.

Mean Streets
Taxi Driver
New York, New York
Raging Bull
The King of Comedy
Goodfellas
Cape Fear
Casino

10 Ağustos 2014 Pazar

Buda


Efsanelere göre, Buda MÖ 4. ya da 5. yüzyıl dolaylarında güçlü Şakya soylu klanına mensup Siddhartha Gautama adlı bir racadır. Babası onun bir ruhani önder değil, bir mihrace olmasını ister; bu nedenle oğlunu dış dünyadan uzak kalacak şekilde sarayda kapalı tutar. Bir gece genç raca hareminde içki alemi yapıp keyif çatarken, etrafına bakınır ve hayatta hazların peşinde koşma dışında şeyler olması gerektiğini düşünür. Gizlice sarayın dışına çıkınca, ömründe ilk kez bir yaşlı adamla, bir hasta adamla, bir cesetle ve bir mübarek adamla karşılaşır. Hayatın döngüsel acılarından kurtulmanın bir yolunu bulmaya karar verir. Çileciliğin birkaç uç biçimini denedikten sonra, bugün Bodhi ağacı (bilinç ağacı) olarak bilinen bir incir ağacının altında derin düşünceye dalmış haldeyken hem özveriden hem de zevklere düşkünlükten kaçınarak kurtuluşa varmayı sağlayacak "orta yolu" keşfeder. Bu kavrayıştan sonra Siddhartha'ya "Uyanmış Kişi" anlamında Buda adı verilir.

20 Temmuz 2014 Pazar

Anadolu'da Muhafazakarlık

Türkiye’nin muhafazakarlığıyla ilgili ne zamandır aklımda bazı sorular vardı. Bu muhafazakarlığın tarihsel başlangıcıyla ilgili Celal Şengör’ün Bilgiyle Sohbet kitabında  bir bölüm okudum ve sizinle paylaşmak istedim.

-İki olay Müslüman medeniyetinin çökmesine neden oldu: Biri 1096’da başlayarak Müslüman ülkelerindeki sosyal düzeni bozan Haçlı Seferleri ve tüm kıtayı etkileyen bir doğa afetine benzeyen Türk – Moğol istilalarıydı (Cengiz’in iki mareşali Sübedey ve Çepe komutasındaki tümenlerin Horasan ve Kafkasya’yı fethi ile bu istila 1219 yılında başlamıştır).

-Cengiz’in Orta Asya geleneğinin en önemli öğelerinden biri olan süvari birliklerinden oluşan ordularının sürati, inanılması güç haberleşme kabiliyeti, tarihin daha önce ancak Roma ve Orta Asya ordularından bildiği çelik disiplini ve insan muhayyilesinin ötesine geçen gaddarlığı bir sene gibi bir zamanda Ortadoğu’da kurulmuş kültür altyapısını yok etti; medreseler dağıldı, astronomi gözlemevleri harabeye döndü, kütüphaneler ya yok oldu ya da (Bağdat’ta olduğu gibi) nehirlere atıldı, seyahat emniyeti kalmadı.

-Aynı tarihlerde, İslam dünyasının kalbinde, yani doğu kısmında, Arap el Aşari ve İranlı el Gazali ile başlayan vahiyi akıldan üstün tutma eğilimi, burada fen bilimlerinin dışlanmasına neden oldu.

-İşte Türklerin kalabalık gruplar halinde Ortadoğu’ya gelmeye başladıkları zaman karşılarında buldukları ortam  buydu.

-Türkler arasında Müslümanlık daha Maveraünnehir’de genellikle dervişler sayesinde yayılmıştır. Dervişler, görünen dünyadan ziyade hayali dünyalarla ilgiliydiler. Bu kişilerin öğretileri, şaman geleneğinden gelen Türklere sempatik gelmiştir. Zaten hele Cengiz istilalarından sonra ezilen milletler için, hayali bir dünyaya gönül bağlamaktan başka çare kalmamıştı.

-Anadolu’ya yerleşen Türkler Bizans’ın harabelerini devraldılar. O zamanki halk ortamını en iyi yansıtan kişi belki de Yunus Emre’dir. Etrafındaki, Moğol generali Baycu’nun yarattığı kan ve ateşle kaplanmış çevreden yüz çevirip hayalindeki insanı ve yaratıcıyı arayan bu eşsiz halk şairi, aynı zamanda halkının gönlünün ve beyninin de gerçek bir aynasıdır. Cengiz’in ordularından kaçarak Belh’den gelen Mevlana Celaleddin ise Yunus’un entelektüel karşılığıdır.

6 Temmuz 2014 Pazar

New York Tatili

Uzun zamandır yapmak istediğimiz New York tatilini sonunda gerçekleştirdik. Uçak rezervasyonlarını saat farkından minimum etkilenmek için gidişte 13.15’e, dönüşte ise 23.55’e yaptırdık. İlk gün, JFK Havalimanı’na indikten sonra taksiyle otelimizin bulunduğu Manhattan’ın Lower East Side bölgesine (Delancey Street) gittik. New York’ta taksiler havalimanından tüm destinasyonlar için 52 $ sabit ücret alıyorlar. Tüm tatil boyunca Holday Inn’de kaldık ve memnun kaldık. İlk gün, otele varışımız 19.00’u buldu. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra etrafı keşfe çıktık. Chinatown ve Little Italy’de gezerken gitmeden önce listemize eklediğimiz Lombardi’s Pizza (www.firstpizza.com) karşımıza çıktı. Tabii hemen içeri girdik. Özellikle White pizza’larını şiddetle tavsiye edebilirim.


İkinci gün kahvaltıyı yine aynı bölgede Balthazar’da (www.balthazarny.com) yaparak güne başladık. Kahvaltıdan sonra financial district’e geçtik. World Trade Center, 9/11 Memorial, Boğa Heykeli, NYSE’yi gezdikten sonra West Village ve Meatpacking bölgesini gezmeye gittik. Bu arada 9/11 Memorial’ın gerçekten anlamlı ve görülmesi gereken bir yer olduğunu belirtmek isterim. Bleecker Street’te Magnolia Bakery’i ararken bir anda kendimizi Gay Pride yürüyüşünün içinde bulduk. Yürüyüşü görmek benim için gerçekten enterasan bir deneyim oldu J Christopher Street ve Bleecker Street’te dolaştıktan sonra akşam yemeği için West 49th’a Churrascaria (www.churrascariaplataforma.com) isimli Brezilya restaurantına gittik. Churrascaria, 65$’a sınırsız et yiyebildiğiniz bir brasilian steakhouse restaurant.   

Üçüncü gün, çok fazla sıra beklememek için sabah erkenden Empire State’e gittik. 86 ve 102. Katlardan Manhattan manzaralarını seyrettikten sonra Macy’s mağazasını gezdik. Oradan yürüyerek Times Square’den Central Park’a ulaştık. Central Park’ta bir süre çimlerin üzerinde dinlendikten sonra Chipotle’da Meksika yemeği yiyip cruise ile Manhattan turu yaptık.

Dördüncü gün, diğer günler yağmurlu gözüktüğü için meşhur New York alışverişini yapmak için Woodburry’ye gittik. Woodburry (http://www.premiumoutlets.com/outlets/outlet.asp?id=7) bir çok markanın outlet mağazalarının bulunduğu bir alışveriş merkezi. Biz özellikle GAP, Nike ve Reebok’ta gerçekten ucuz fiyata bir çok şey bulduk. Akşam ise, otele yakın olması için Little Italy’de Delicatessen (www.delicatessennyc.com) isimli bir restauranta gittik.   

Beşinci gün, sabahtan direkt metroyla Rockefeller Center’a gittik. Orada NBC Stüdyolarını ve Top of the Rocks’ı gördükten sonra Public Library’ye ve Grand Central Terminal’a geçtik. Öğle yemeğini Grand Central Terminal içinde Shake Shack’de yedikten sonra uzun zamandır merak ettiğim Barnes & Noble’ı görmeye gittik. Barnes & Noble için şu anda Kanyon’daki D&R’dan farkı yok diyebilirim. Akşam yemeğini ise SoHo’da Dos Caminos isimli Meksika restaurantında yedik.

Altıncı gün, SoHo ve Tribeca’yı merak ettiğimiz için sabahtan kendimizi yine yollara vurduk J SoHo için Changir’e benziyor diyebilirim. Nerdeyse tüm sokak ve caddeleri gezdikten sonra öğle yemeğini Tribeca’da Benvenuto Cafe’de yedik. Öğlen gittiğimiz için Benvenuto Cafe’de ve Tribeca’da diğer restaurantlarda Wall Street çalışanlarını görmek mümkün. Benvenuto Cafe’nin salataları gerçekten güzeldi. Öğle yemeğinden sonra Greenwich ve Hudson Street’ten yukarı doğru yürüyerek Christopher Street’e çıktık. Buradan taksiyle American Museum of National History’e geçtik. Müzeyi gezdikten sonra Central Park’ın içinden yürüyerek MoMA’ya (Metropolitan Museum of Art) vardık. Akşam ise yine SoHo’da Osteria Morini adlı bir İtalyan restaurant’tında yemeğimizi yedik.

Yedinci ve son günümüzde, uçağımız gece geç vakitte olduğu için late check out yaptık. Macy’s’de son alışverişimizi yaptıktan sonra metroyla Brooklyn’e geçip orada gezindik. Akşam otele gelip bavullarımızı aldıktan sonra havalimanına gittik ve tatilimizi bitirdik.

Tatilin ekonomik tarafına bakacak olursak, New York’ta araba kiralamaya gerek olmadığını söyleyebilirim. 30$’a bir haftalık sınırsız metro kartı aldık ve Manhattan’da ve Brooklyn’de her tarafa gidebildik. Sadece yorulduğumuz için bir iki yere taksiyle gittik. New York’ta oteller gerçekten pahalı. Bizim kaldığımız otel 3 yıldızlı bir otel olmasına rağmen geceliği 200 $’dı. Midtown’da ya da Upper East taraflarında kalmak isterseniz gecelik minimum 300$’ı gözden çıkarmanız gerekiyor.

Son olarak, tatilde genelde Avrupa’ya giden birisi olarak New York’u şiddetle tavsiye ederim. Tatil boyunca Elif’le kendi aramızda bunca senedir Avrupa’ya giderek zaman kaybetmişiz, bundan sonra ya Los Angeles’a ya da Uzak Doğu’ya gidelim diye konuştuk…

25 Mayıs 2014 Pazar

Türkiye Sanayisinin Gelişimi

Son altı aydır Türkiye sanayi sektörünün yakın zamanına damga vurmuş kişilerin kitaplarını okuyorum. Gerçekten Türkiye Sanayisinin son 30 - 40 senesini merak eden varsa, bu kitapları okumasını şiddetle tavsiye ederim.

Sakıp Sabancı - ...Bıraktığım Yerden Hayatım: Sakıp Sabancı
Feyyaz Berker & Güngör Uras - Fikir Üreten Fabrika: TÜSİAD'ın İlk 10 Yılı
Güngör Uras - Bak, Ben Sana Anlatayım
Metin Berk - Zoraki Bankacı
Hazım Kantarcı - CEO
Mehmet Gündem - Lüzumsuz Adam Ishak Alaton
Jak Kamhi - Gördüklerim Yaşadıklarım
Vehbi Koç - Hayat Hikayem

Metin Berk

2009 - 2010 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi'nde Executive MBA yaparken iki hocanın derslerini keyif alarak takip etmiştim. Pazarlama derslerine giren Cengiz Yılmaz, pazarlamanın yanında bilim felsefesine de hakim gerçekten çok değerli bir hocaydı. 2010 yılında "Tavşan ile Kaplumbağa: Bir Rekabet Analizi" adlı bir kitap çıkarınca hemen alıp okmuştum.

Program boyunca etkilendiğim diğer hocam ise Metin Berk'ti. Teorik bilginin yanında daha önceden özel sektörde çalışmasının verdiği deneyim ile dersleri çok ilgimi çekerdi. Kendisinin kitap çıkardığını linkedin'de görünce Metin Berk'in de kitabını hemen aldım ve iki gün içinde okuyarak bitirdim. Kitabı Zoraki Bankacı'da, benim daha önce Tansu Çiller'in biyografisinden alıntı yaptığım isimlerden bahsedince bu kitaptan da alıntı yapmak istedim.
 

Bankada görevim sürerken, daha giriş sırasında Başkan'dan aldığım izine dayanarak Boğaziçi Üniversitesi'ndeki derslerimi hiç aksatmadım. İktisat teorisi; mikro, makro derken Para-Banka ve İktisadi Kalkınma dersleri de vermeye başlamıştım. Üç yıl kadar İktisadi Kalkınma dersini üçe bölerek; ben, Tansu Çiller ve Emre Gönensay ayrı sınıflara verdik.
....

Yarım zamanlı hocalara ayrı oda verilmediği için, tam zamanlı bir öğretim üyesi ile odayı paylaşırlardı. Ben de uzun yıllar odamı Tansu Çiller ile paylaştım.
....
O sırada ben artık yüzlerce öğrenciyle boğuşmaktan bıkmış, dolayısı ile mecburi olan para banka dersinden ayrılmış, Türk finans sistemi ve bankalar gibi seçimlik dersler veriyordum. Üniversitemize yeni katılan Deniz Gökçe'ye para banka dersini verdirmeye iknaya çalışırken "bak bu dersi verdiği için Emre Enka'ya, Metin ise Yapı Kredi danışmanlığına sıçradı! Sana da bu dersin ileride yararları olur!" tavsiyelerinde bulunmuş. İyi ki de bulunmuş, yoksa Deniz Gökçe'nin bugünkü finansal tahlil ve yorumlarından nasiplenemeyecektik.

24 Nisan 2014 Perşembe

Sancaklar Camii

Bir akşam her zamanki gibi televizyon karşısında kanalları dolaşırken TRT Türk kanalında bir programa gözüm takıldı. Camilerin mimarisi konusuna ilgim olduğu için program ilgimi çekti ve izlemeye başladım. Programı izlerken Büyükçekmece'de yapılan Sancaklar Camii'nin Hira mağarasından ilham alınarak tasarlandığını öğrendim.
Dün itibariyle camiyi ziyaret etme şansını da yakaladım. Gerçekten insanı etkileyen, inzivaya çekilme hissi veren bir ibadet yeri olmuş.
 
 
 
 
 


24 Şubat 2014 Pazartesi

Hayat

Mustafa Kemal'in 31 Ekim 1914 tarihinde Sofya'dan Salih Bozok'a gönderdiği mektubunda paylaştığı bir fransız şairin şiiiri:

La vie est brève,
Un peu d'amour,
Un peu de rêve,
Et puis, Bonjour!
La vie est vaine,
Un peu d'espoir,
Un peu de haine,
Et puis, Bonsoir!

*  Hayat kısa / Biraz aşk / Biraz hayal / Ve sonra günaydın / Hayat boş / Biraz umut / Biraz öfke / Ve sonra iyi akşamlar.

15 Şubat 2014 Cumartesi

Deniz Gökçe

...

Tansu, çevresindeki insanlardan politikaya girişiyle ilgili görüş almaya başladı. Üniversiteden tanıdığı hocalardan kendisine yakın gördüklerini yalıya çağırıp düşüncelerini soruyordu.
Yalıya çağırdığı arkadaşlarından biri Doç. Deniz Gökçe'ydi. Çatı katındaki odaya çıkılan dar asansörde sorulara başladı.
- Ne dersin, politikaya gireyim mi? Girersem ne görev isteyeyim?
Deniz, Demirel'in bir yıl önce Robert Kolej mezunlarına "Bizim Tepe"de verdiği yemeği anımsadı. Prof. Emre Gönensay, Demirel'in yanına oturmuştu.
- Belli ki, ekonomiden sorumlu bakan Emre olacak. Sen de Işın Çelebi, Güneş Taner gibi ekonomiden sorumlu ikinci bakan ol.
- Peki benimle çalışır mısın?
- Olmaz. Düzenli bir şekilde devlette çalışmak istemiyorum. Ama istersen sana Merkez Bankası ve enflasyon konusunda rapor hazırlayabilirim.
Deniz, sözünü tuttu ve kısa süre içerisinde 30'ar sayfalık iki rapor yazıp Tansu'ya verdi. Tansu, bu raporları yeniden bilgisayarda dizdirdi. Tek değişiklik Deniz'in adının çıkarılıp kendisinin adının yazılmasıydı.

* Faruk Bildirici, Maskeli Leydi kitabı.

İzzettin Önder

...

Boğaziçinde oda arkadaşını kovması bu döneme rastladı. Prof. İzzettin Önder, yaklaşık sekiz yıldır Tansu ile aynı odada oturuyordu. Haftada iki gün geldiği için ideal bir oda arkadaşıydı. Tansu, bu nedenle onu seçmişti. Hem de hiç kendisine fikrini sormadan. Adının bulunduğu plaketi kapıya astırmış, sonra ona haber vermişti.
- İzzettin sen benim odada oturacaksın.
- Teşekkür ederim Tansu.
Aynı odada yıllar geçmeye başladı. Tansu bir ara fakültede Maliye Bölümü açmayı kafasına koymuştu. İzzettin'den de destek istedi. O, Boğaziçinin geleneğinde Maliye'nin yeri olmadığını söyledi. Tansu yine de kurmaya çalıştı, olmadı.
Tansu dağınıktı. Ona gelen mektuplar çoğu kez İzzettin'in masasında duruyordu. İzzettin bakıyor, mektuplar kendisinin değil, uzatıyordu.
- Tansu, bu mektuplar senin...
Zarfları verirken de Tansu'nun garip bir tedirginlik içine girdiğini fark ediyordu. Rahatsızlığın boyutunu, dekan, başka odaya geçmesini söyleyince anladı. Odaya döndü, kaynak konusunda emin olmak istiyordu.
- Tansu, bunu benden duymanı istiyorum. Odadan çıkmam söylendi. Üzüldüm doğrusu.
- Aaa İzzettin onu dekana ben söyledim...
- Öyle mi?
- Senin de çok gelen gidenin var, benim de... Birbirimizi rahatsız etmeyelim istedim.
- Tamam Tansu, teşekkür ederim.
Gerekçe doğru değildi tabii. Ama tartışmanın da gereği yoktu. İzzettin Önder, asıl gerekçenin, "Pentagon"un damgasını taşıyan zarfları görmesi olduğunu düşündü.

* Faruk Bildirici, Maskeli Leydi Kitabı.

5 Şubat 2014 Çarşamba

İzzettin Önder - Deniz Gökçe

2010 – 2011 yıllarında master yaparken İzzettin Önder ve Deniz Gökçe’den ders almıştım. İzzettin Önder’in dersi seçmeli olmasına rağmen tahminim hem o yıllarda global krizin olması hem de insanların sosyalizm konusunda birinci ağızdan bir şeyler öğrenmek istemesinden dolayı zorunlu derslerden daha fazla katılım alıyordu. İzzettin Hoca ile Deniz Hoca’nın dünya ve siyasi görüşleri taban tabana zıt olduğu için bazen derslerde biz öğrenciler hocaları kışkırtmak amacıyla diğer hoca bize sizin söylediğinizin tersini söyledi diyerek tartışma başlatıyorduk. Böyle günlerden birisinde Deniz Gökçe, İzzettin Önder ile Fatih’te aynı apartmanda büyüdüklerini ve İzzettin Önder’in çocukluk arkadaşı olduğu söyledi. Yıllar sonra bambaşka kariyerlerden sonra yolları yine Boğaziçi Üniversitesinde kesişmişti.

 
Sonrasında, program koordinatörü Güven Alpay’a üniversitede biz E-MBA öğrencileri için İzzettin Önder ve Deniz Gökçe’nin katılımcı olacakları bir ekonomi paneli düzenlenebileceğini ilettik. Güven Hoca bize aslında bunun güzel bir fikir olduğunu ancak birbirleriyle dargın oldukları için kabul etmeyeceklerini, kendisinin de bu teklifi kendilerine öneremeyeceğini iletti.  
 
Bu anı, aklıma Faruk Bildirici’nin yazdığı Maskeli Leydi kitabını okurken geldi. Çocukluk arkadaşı olan iki kişinin bir başka ortak özelliklerinin de Tansu Çiller’den kazık yemek olduğunu okuduktan sonra bu anımı paylaşmak istedim. Bundan sonraki 2 post’ta kitaptan bu alıntıları ileteceğim.